Oppenheimer’ın sol geçmişi… Günün makalesi

Karabıyık’ın Sol Gazete’de yayınlanan “Oppenheimer’ın anlatmadıkları: Çevresi komünist, kendisi yalnızdı” başlıklı yazısı şöyle:

Yakın zamanda gösterime giren, Cristopher Nolan imzalı filmle ABD’li fizikçi Julius Robert Oppenheimer, veya kısa adıyla Oppie, bir kez daha tüm dünyanın gündemine girdi.

1945 Temmuz ayında, İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan büyük güçlerin buluşacağı Potsdam Konferansı’ndan bir gün önce, ABD’deki Alamogordo yakınlarında ilk atom bombası denemesi gerçekleştirildi. Amerikan Prometheus’u olarak öne çıkarılan Oppie 1965 yılında verdiği bir söyleşide, bu denemenin ardından duyumsadıklarıyla ilgili olarak, Hindu kutsal kitabı Bhagavad Gita’da çok kollu avatarına bürünen tanrı Vişnu’nun ağzından duyulan “Şimdi dünyanın yok edicisi Ölüm oldum” dizesiyle cevap vermiştir.

Aslında öldürdüğü kişi kendisiydi, ama kendisi, henüz bunun farkında değildi.

Bir fizikçinin Hindu kutsal yazınından alıntı yapması alışıldık değildir. Oppie, çocukluğundan beri okumayı seven biri olmuştur. Çocukken mineralojiye duyduğu ilgi sonrasında doğa bilimlerine yönelmiş ve varlıklı ailelerde sık rastlanmayan biçimde Oppie ve kardeşi Frank yükseköğrenimlerinde fizik okumuşlardır.

Oppenheimer ailesi, Yahudiliğin Aşkenaz kolundandır. Baba Oppenheimer yüzyılın başında Almanya’dan ABD’ye göç etmiş ve kısa sürede bir servet kazanmayı başarmıştır. Anneleri Ella ressamdır. Üç van Gogh ve birkaç Picasso tablosunun duvarlarını süslediği bir evde yaşarlar. New York’un lüks muhitlerinde geçen ilk gençlik yıllarından sonra Oppie, doktora yapmak üzere önce Cambridge ve oradan da Göttingen’e gider. Weimar cumhuriyetinde yeni bir fiziğin kurulduğunu Cambridge’deyken duymuştur.

Göttingen’de bir diğer Yahudi bilimci Max Born’un danışmanlığı altında doktorasını tamamlar. Yeni kurulan kuantum mekaniği o sıralarda ABD’de pek bilinmemektedir. Oppie bu noktada bir taşıyıcı rolü üstlenecektir. Oppie’nin doktora danışmanı Born 1954 yılında, Oppie’nin doktora öğrencisi Lamb ise 1955 yılında Nobel fizik ödülünü alacaktır.

HAYATIN AKIŞI BURJUVA AİLESİNE POLİTİKAYI SOKTU

1927’de 22 yaşındayken kuantum fiziğinin temellerinin atıldığı Göttingen’deki doktorasını tamamlayarak ABD’ye gelen Oppie, Göttingen’deki yalıtık akademik çevreden edindiği alışkanlıkla politikayla hiç mi hiç ilgilenmeyen, bütünüyle bilimsel çalışmalarına yoğunlaşmış bir akademisyendir. Yetiştiği kültürel çevrenin ve ayrıcalıklı sınıfın sağladığı konforlu yaşamında, küçük yaşta edindiği okuma alışkanlığı ve ilk gençlik yıllarında tanıştığı ağdalı Prusya ekolünün bileşimiyle şekillenen yaşayış biçiminde politikaya yer yoktur.

Politikayla ilgilenmeyen Oppenheimer kardeşlerin bu tutumları çok geçmeden değişecektir. 1929 ekonomik bunalımını bile altı ay sonra öğrenen Oppie, politikayla daha fazla ilgilenmeye başlayacaktır. Bu durumun sebepleri arasında, 1929’daki Büyük Buhran’da kapitalizme duyulan güvenin sarsılmasına bağlı olarak sosyalizme olan ilginin artması kadar, 1933’te Almanya’da Nazilerin iktidara geldikten sonra sergiledikleri Yahudi düşmanı politikalar sayılabilir. Faşizm ile en tutarlı ve güvenilir mücadele yolunun kapitalizm ile mücadeleden geçtiğini çok geçmeden fark eden genç Oppenheimer’ların komünizme ilgi duymalarında şaşılacak bir yan yoktur. Bunun sonucunda Oppie, 1936’da başlayan İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere nakdi destek sağlayan ve yardım toplayan bir politik pratiğe katılır. Bu sırada Jean Tatlock (filmde Jane) ile tanışır.

OPPENHEIMER VE KOMUNİSTLER

Oppie’nin ilk uzun süreli ilişkisini yaşadığı Jean Tatlock, Stanford Tıp Fakültesi mezunu bir fizyolog ve ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesidir. İkisinin ortak noktası, edebiyata duydukları ilgidir. 1936’da başlayan ilişkileri 1939’da sona erer. Tatlock, 1944’te vefat eder. Vefatı polis kayıtlarına “intihar” olarak geçmiştir. Tatlock’un vefatı, atom bombasının icadıyla sonuçlanacak olan Manhattan projesinin en hassas dönemine rastladığından, projenin askeri kanat sorumlusu Tümgeneral Leslie Groves projenin selameti bakımından, eski sevgilinin vefatını Oppie’den bir kaç ay saklar. Çünkü Groves, Oppie’nin tıpkı Tatlock gibi depresif bir kişilik portresine sahip olduğunu bilmektedir.

Oppie, 1940’ta Katherine Dallet ile evlenir. Oppie, Katherine’nin dördüncü eşidir. Katherine de tıpkı Jean gibi ABD Komünist Partisi üyesidir ve komünist parti listesinden Youngstown belediye başkanlığına aday olur, ancak seçilemez. Katherine ile Oppie’nin yatak odalarında küçük çaplı bir yangını tetikleyecek kadar yoğun biçimde sigara ve alkol kullandıkları da sır değildir.

Oppie’nin kardeşi Frank, 1937-1939 yılları arasında CPUSA üyesidir ve bu nedenle savaştan sonra özgürlükçü oluşlarıyla böbürlenen ABD üniversitelerinin kara listelerine alınır. Bu ayrıntılar önemlidir, çünkü kişiyi tanımak için çevresini de tanımak gerekir. Üstelik bu çevre, filmde de pek öne çıkarılmamıştır. Oppie’nin doktora öğrencilerinden David Bohm da tıpkı Oppie gibi, başarılı bir Yahudi tüccarın çocuğudur ve komünist çevrelerle yakın ilişki içindedir. ABD’li senatör John McCarthy’nin başlattığı komünist avı sırasında Bohm tutuklanır ve Princeton Üniversitesi sözleşmesini yenilemediği için Brezilya’ya göç etmek zorunda kalır.

Komünistlerle ve komünist çevrelerle yakın ilişki içinde olan Oppie, hiçbir zaman komünist parti üyesi olmamıştır. Hatta filmde uzun uzadıya yer verilen soruşturma sahneleri neticesinde de bu durum saptanmış olmasına karşın ancak geçtiğimiz yıl Biden yönetimi Oppie hakkında bir yanlışlık yapıldığını kabul etmiştir.

FİLMİN ÜZERİNDEN ATLADIKLARI

Film, yeterince yansıtmadığı bu detaylar içerisinde esas konuya hiç girmiyor. Oppie’nin çevresindeki kimi kişiler üzerinden bir portre oluşturulmaya çalışılıyor ama bu da yetersiz kalıyor. Mesela filmde Los Alamos yerleşkesindeki fizikçiler arasında bombanın Japonya’da kullanılması olasılığı hakkında çıkan tartışmalar ve bu tartışmalarda Oppie’nin takındığı tavır, üzerinde pek durulmadan geçiştiriliyor.

Filmin başka bir eksiğiyse, ağırlıklı olarak fizikçilerin çalıştığı Los Alamos yerleşkesindeki çalışma ortamının yansıtılmaması. Oppie’nin gecesini gündüzüne katarak çalıştığı Los Alamos’taki çalışma biçiminin onun kişiliğinin otoriter yanı hakkında söyleyebileceği çok şey varken bundan kaçınılmış. Oppie’nin Tümgeneral Groves ile arasındaki gerilimlere neredeyse hiç değinilmemiş. Dahası, Oppie’nin patronajı altında çalışan yerleşkedeki fizikçiler arasında bile duyumsadığı yalnızlık ve tecride de filmde hiç yer verilmemiş.

O fizikçilerin projeye dâhil olma nedenleri Nazi karşıtı olmalarıdır. Ekibin önde gelen isimlerinin çoğu Yahudi bilimcilerdir. Oppie’nin gerçek kişiliği, yerleşkede adeta tanrı edasıyla dolaşırken ve üst perdeden iş dağıtırken ortaya çıkıyor. Zaman zaman buyurgan olmaktan çekinmeyen, aşırı hırslı bir Oppie’yle karşılaşıyoruz Los Alamos’ta. Ama filmde bu yanını göremiyoruz.

Filmde çiğnenen ve çarpıtılan bir gerçeklik bulunmuyor ama yeterince açıklanmayan ve sebep sonuç bağlamına yerleştirilmesi zor olan ayrıntılarla boğuluyor izleyici. Film boyunca tüm bu ayrıntılar sıralanıyor, bilim ekibi içindeki, esasında kişisel olan uyuşmazlıklar üzerinde duruluyor, fakat filmde hiç üzerinde durulmayan konular esasında Oppie’yi tanımamız için olmazsa olmaz öneme sahipler. Politik arka plan, savaşın seyri ve özellikle savaş sonrası politik ortama neredeyse hiç değinilmiyor ve bağlam, sığ bir ABD-SSCB gerilimine indirgenerek bu konular geçiştiriliyor.

Mesela, Mart 1944’te, henüz atom bombası atılmadan önce, İngiliz bilimci James Chadwick’in Los Alamos’taki evinde bir akşam yemeğinde, Manhattan Projesi’nin askeri direktörü Leslie R. Groves‘un “bombayı yapmaktaki asıl amaç Sovyetlere boyun eğdirmektir” demesinin fizikçiler arasında büyük bir infial yarattığına değinilmiyor. Oysa fizikçiler projeye Nazilerle savaşıldığı için katılmışlardı ve projede öne çıkan bilimcilerin çoğu, Avrupa kökenli, solcu Yahudilerdi.

Los Alamos, Manhattan projesindeki yirmi yerleşkeden sadece biriydi ve uluslararası bir bilimci kadrosuyla çalışılıyordu. Bombanın mucidinin Oppie olduğu yanılsamasının önüne geçmek gibi bir derdi olmayan film, Oppie’nin yalnızca bilimsel patronajdan sorumlu olduğuna hiç değinmiyor. Los Alamos ve diğer yerleşkelerde sergilenen muazzam kolektif bilimsel emeği de görmezden gelerek kişileri öne çıkartıyor ve o kişilerin içinde bulunduğu koşulları anlatmak gibi bir zahmete de girmiyor.

FİZİKÇİLER BOMBA ATILMADAN ÖNCE DÜNYAYLA PAYLAŞILMASINDAN YANAYDI

Filmde Niels Bohr Avrupa’dan tahliye edilirken uçakta yaşadıklarını kısaca anlatıyor. Anlatılanlar azdır bile. Ancak Bohr’un, savaş sonrasında olabileceklere dair endişelerine değinilmiyor. Normandiya çıkartmasından iki hafta önce 22 Mayıs 1944’te Churchill ve Roosevelt’e birer mektup yazan Bohr, artık savaşın sonuna gelindiğini, atom bombası projesinin gerekliliğinin ortadan kalktığını ve elde edilen tüm bilgilerin uluslararası araştırmacılarla paylaşılmasının yanı sıra nükleer silahlanma yarışına girilmemesini istiyor. Mektubun Roosevelt’i etkilemesinden korkan Churchill, 3 Temmuz 1944 günü Bohr’u azarlama gereği duyuyor. Oysa filmde Bohr sevimli bir ihtiyar olmanın ötesine geçemiyor.

2 Ağustos 1939’da tüm hikâyeyi başlatan mektubu imzalaması konusunda Einstein’ı cesaretlendiren Szilard’ın uyarısıyla Einstein, 25 Mart 1945’te Roosevelt’e ikinci bir mektup yazarak bomba yapımı projesinin derhal sonlandırılması tavsiyesinde bulunmuştur. Einstein’ın bu çabalarını da göremedik filmde. Einstein, yalnızca kayıtsız bir pasifizme sıkıştırılıp kalmış.

Hiç şüphesiz filmde gerçeğe en uygun biçimde yansıtılan kişi, tüm yetersizliği, aşağılık kompleksi ve sevimsizliğiyle başkan Truman olmuştur.

OPPENHEIMER NE BOMBAYA NE SİVİLLERİN ÖLÜMÜNE KARŞI ÇIKTI

Fizikçiler 1945’te yaklaşan Sovyet zaferini beklerken savaş sonrasında bombaya sahip olacak tek ülkenin ABD olması ihtimali karşısında endişeleniyorlar. Bundan haberdar olan Oppie ise bombanın kullanımı ve imalatı konusunda bir yavaşlatma ya da engelleme girişiminde bulunmamıştır. 1965’teki söyleşisinde bile herhangi bir pişmanlık emaresi göstermemiştir.

Oppie, Nagazaki ile Hiroşima’nın bombalanmasına karşı çıkmamıştır. Bu konuda görüşleri alınan bilimciler (sorumlulukları altında ezilen depresif Oppie, yarı-Yahudi umutlu bir işkolik olan Fermi, liberal bir kariyerist olan Lawrence ve cumhuriyetçi bir gerici olan Compton), bombanın sivil bölgelerde kullanılmaması konusunda ısrarcı olmaya çalışmışlardır. Ancak ABD ordusunda kabul gören “sivil” tanımı savaş sanayisinde çalışanları kapsamıyordu ve bu iki şehir de askeri üsler ve askeri endüstri tesislerinde çalışan işçi ağırlıklı nüfusa sahiplerdi.

ÖLÜM TANRISI: YALNIZ VE ÇARESİZ

Bertrand Russell, Birinci Dünya savaşının ardından, “Garip değil mi? Sıradan insan bilime inanmaya başlamışken, laboratuar insanı bilime inancını kaybediyor” diye serzenişte bulunuyordu. Bilimin silahlanma yarışının bir parçası olarak algılanmasının önüne geçilmesini imkânsız hale getiren Manhattan Projesi Oppie’nin trajedisinin oynandığı bir sahneye dönüşürken, sonrasında bilimcilerin işlerine yabancılaşmalarını da beraberinde getirmiştir. Bu sayede tıp ve yaşam bilimlerine fizikçilerin duydukları ilgi artmıştır.

Yuvel Noah Harari’nin yazdığı Homo Deus gibi çok-satar kitaplarla liberal bakış açısının tuzağına çekilerek farkında olmadan alıştırılmaya çalışıldığımız insanın tanrılaşması fikrinin sonucunda varacağımız yeri ilk ziyaret eden kişi Oppie olmuştur.

Oppie’nin çok kısa bir an için bile olsa kendini tanrılaşmış hissettiğini itiraf ederken kastettiği ama kendisine bile itiraf edemediği şey ise yalnız ve çaresiz olduğuydu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir